Archive

Monthly Archives: May 2013

Abdullah Öcalan’ın barış ve ateşkes mesajının, ve o bağlamda misak-ı milli ile vur de vuralım öl de ölelim söylemlerinin tartışıldığı geçen iki hafta içinde dahiliyet ve aidiyet konusuna içeriden bakma şansımız oldu. Öncelikle Öcalan gibi komünist kökenli bir “isyan liderinin”[1] Türkler ve Kürtler arasındaki barış ve kardeşlik için ortak payda olarak İslam dinini belirlemiş olması ilginçti. Bu konu fazla ilgi görmedi sanki,[2] ama ben Öcalan’ın İslam dinine gösterdiği bu sıcak yaklaşımı Orta Doğu yeni liberalliğinin (neo-liberalizm) Kürtçesi diye yorumluyorum; gün gelip PKK’lılar ve BDP’liler Çankayaya Cuma namazı kılmaya geldiklerinde sakın şaşırmayalım. Elhamdülillah, artık hepimiz halklara saygı duyan, ılımlı kapitalist Müslümanlarız.

Bize Osmanlı’dan miras kalan halkları dil ve kültürleri ile değilde dini inançları çerçevesinde birbirlerinden ayırıştıma alışkanlığımıza da bir gönderme Öcalan’ın yaptığı. Türkiye’de dahiliyet ve aidiyetin değişmeyen paydası hep Tanrı sanki. Daha geniş tanımlamalardan kaçındığımız için olsa gerek, yine o kimlikler hep bulanık.

Öcalan’ın barış ve ateskes mesajında misak-ı milli’ye yapılan atıfda yine aynı bulanıklık ve belirsizlikle yüklü. Ayşe Hür’ün yazdığı gibi, “Ulusalcı ve İslamcıların zihniyet haritasında çok önemli bir yere sahip,”[3] misak-ı milli, çünkü kapsadığı coğrafya ve toplumlar açısında oldukça muallak. Bir berabetlik ifade ediyor ama anlamı yoruma açık. Bu nedenlede durmumuza çok uygun; bir memleketin birlikteliğinden bahsediyoruz, fakat o memleketin ne toplumsal nede coğrafi sınırlarını belirlemek işimize geliyor.

Bu noktada Öcalan’ın barış ve ateşkes mesajının kimden kime gönderildiğini irdelemekte yarar var. Bu hangi pozisyonu alırsam daha büyük bir kişisel kazanç elde edebilirim diye düşünen bir Kürtlük lideri tarafından Müslümanlığı kişisel çıkarları için kullanmaktan utanmayan bir Türklük liderine gönderilen bir mesaj. Konusu Türk ve Kürt halklarının kavramsal olarak birbirlerinden nasıl ayrıştırılacağı. Kavramsal olarak diyorum, çünkü ne Öcalan nede Tayyip Erdoğan coğrafi, siyasi yada ekonomik olarak Kürtler ile Türkleri birbirlerinden ayırmak amacında değiller. Küreselleşmeye gönül vermiş yada küreselleşmeyle barışmış liderler onlar. Toplumları birbirlerinden ayıramayacaklarını biliyorlar, kapitalizmin ekseninde yaşadığımız sürece. Orta Doğu yeni liberalliğinin en önemli baharatı bu barışıklık.

Bu noktada alevlenen vur de vuralım öl de ölelim söylemide bu nedenle önemli zaten, çünkü bu söylem Türkiye’nin yaşadığı en büyük kişilik problemini ifade ediyor? Öcalan ve Erdoğan’ın en azından ekonomik bir vizyonları yada kabullenmeleri var, hafif kontrollü kapitalizm, küreselleşmenin meyvalarını toplayabilen sözde bir halkçılık, vesaire. Ama Devlet Bahçeli’yi takip edenler bilir, onu herhangi bir ekonmik vizyonu yok. Politik hayatı boyunca elinde tutuğu tek kozu bu vur de vuralım öl de ölelim söylemi. Zaten cevaben söylediği, “onunda zamanı gelecek” cümleside bu tekil ideolojiyi ifade ediyor. Hep gelecek olan, yada geleceği iddia edilen bir güne odaklı olarak bugünlerini ve yarınlarını şekillendiriyor MHP. Hainleri aramızdan atıcaz, suçluları cezalandırıcaz, hele o gün bi gelsin.

Akademide biz buna historicism diyoruz, tam Türkçe karşılığı yok galiba, yada tarihselcilik denmiş. Genellikle  kuramsal açıdan sığ kalan aydınların takındıkları, mantıksal değil duygusal bir tavır bu tarihçilik. Yoksa herkes biliyor tarihin kesin bir yönü olmadığını ve o günün asla gelmeyecek. Ama kendimizi ve etrafımızdakileri terbiye etmek için kurduğumuz önemli bir hayal o gün, tıpkı kıyamet günü gibi.

Bir anı: özellikle İngilizlerin Türkiye’de emlak almaya başladıkları ikibinli yılların başında bir akrabama laf olsun diye acaba bizde mi emlak işine girsek dedim. MHP’li amcamızda aynı masadaydı, ve sinirlenip “size ilk kurşunu ben sıkarım, insan memleketini İnglizlere satarmı” diye çıkıştı. Ben profesör oldum, akrabam İspanyolca öğretmeni. Emlak işine girmedik yani. Bu arada o İnglizler Fethiye bilimum topladılar. Komik olan bu dönem boyunca Fethiye’nin belediye başkanının MHP’li Behçet Saatcı’ydı.

Bunu neden anlattın demeyin. Türkiye İsa pegamberin örneğini verdiğine benzeyen, günahkar olana ilk taşı hiç günahı olmayan kimse o atsın denince herkesin duraksadığı bir toplum, demek istiyorum. Herkes günahkar, herkes suçlu. İlk kurşunu yiyende sıkanda biziz. Bunu bir kişilik bunalımı olarak görmememk lazım ama. Aidiyetin ve dahiliyetin ne politikası nede coğrafyası bellirlenebilir zaten. Kimlik bu, dağ değil, taş değil. Canlı, dönüşken ve yaşam savaşı içinde. Hatamız bu politikaların ve coğrafyaların belli olması gerektiğinde ısrar etmemiz. Bu ateşkes o hatalı ısrarların ateşkesi.

Not: Bu yazı ilk olarak 04.04.2013’de Radikal Blog’da yayınlandı.
Advertisements